• Zal Şengal Yoldaşımız Şehadete Ulaşmıştır
  • Girê Sor Şehitlerimizi Saygıyla Anıyoruz
  • Avaşîn Direnişinin Öncü Militanlarından Baz Yoldaşımız Şehadete Ulaşmıştır
 
 

Malpera Fermî ya Şehîdan

PKK İnternet Sitesi

PAJK İnternet Sitesi

Gerilla TV

YJASTAR Sitesi

 

Bu akımların başında gelen akılcılık veya rasyonalizmdir.  Bu akıma göre bilgilerimizi kaynağı dışsal veya ilahi bir güç olmadığı gibi, gözlem ve deneyde değildir. Bilgilerimizin temel kaynağı aklımızdır. Rasyonalizme göre evrende akılsal bir düzeni vardır. Evrende varolan her şey bu akılsal düzenin bir parçasıdır ve bu parçalar arasında zorunlu bir birlik vardır. Bu birlik hakkında  zorunlu, kesin ve genel geçer bilgilere ancak akıl ve onun bir işlevi olan düşünce yoluyla ulaşılır. Duyu organları da insana bilgi verir. Ancak bu ilgiler geçici ve kesin olmadığından somut ve güvenilir bilgiler değildir. Bu anlamda sofistlerin öne sürdükleri bilgiler gerçeği yansıtmaz, yaptıkları felsefe de gerçeğin felsefesi olmaz. Olsa olsa gerçeği gizlemenin felsefesi olur. Bu ekolun tüm temsilcileri evreni veya insanı açıklarken aklı kullanmışlardır. Bunlara göre her insan doğuştan getirdiği ve değişmeyen bir akla sahiptir. Bu akıl deney ve özel durumlardan bağımsızdır. İşte hakikatin ölçüsü her şeyden bağımsız olan bu akıldır. Bu akıl süzgecinden geçmeyen hiçbir şey doğru değildir. Her insan da var olan bu akılda bir takım ilkeler yada yetilerle donatılmıştır. Evreni oluşturan tüm nesneler hakkında kesin bilgi edinmemiz için sadece bu ilkelere uygun bir biçimde mantığımızı kullanmamız yeterlidir. Bunun dışındaki yolları kabul etmekle birlikte esas almamışlardır.

Bu geleneğin en büyük temsilcisi Sokrates’tir. MÖ.5.yüzyılda yaşayan Sokrates, göreceliği esas alan sofist felsefeye karşı çıkarak “insan bilgisinin doğuştan olduğunu, her insan doğarken bilgili doğduğunu” belirtmiştir. Yani insan dünyaya bu bilgi ile gelir. Ancak insan doğduktan sonra bu bilgileri unutur. Bu yüzden bu bilgilerin hatırlanması ve bilince çıkarılması gerekir. Bunun için de öğretmen veya felsefecinin görevi insana yeni bilgiler vermek değil, insan aklındaki bu bilgileri açığa çıkartmaktır. Sokrates diyalektik bir yöntem kullanarak, karşılıklı tartışmalarla bunu yapmıştır. Yani hakikat arayışı insanın unuttuğu bu bilgileri ona hatırlatmaktır.

Platon’a göre de bilginin kaynağı duyu organları olamaz. Çünkü insanın algıladığı duyular kişilere göre değişirler. Bu yüzden buradan gelecek bilgi yani duyumların karıştığı bilgi kesin, mutlak ve doğru bilgi olamaz der ve kabul etmez. Hakkında hiçbir şüphenin olmadığı bilgi, doğru, gerçek ve mutlaktır. Bu tür bilgiye de ancak akılla ve  matematik yöntemle varılır. O yüzden kesin ve doğru bilgi sadece matematiğe dayanan bilgidir. Zaten akademisinin üzerine ‘geometri bilmeyenler giremez’ demesi de bu gerçeği gösterir. Platon’a göre, duygular akılı geliştirmez, bilgiyi derinleştirmezler. Aksine gerçek bilgiye ulaşmanın önünde engel teşkil eder.

Platon bilgi felsefesini varlık görüşüne dayandırır. Buna göre evreni oluşturan varlıkların iki dünyası vardır. Bunlarda idealar dünyası ve fenomenler dünyasıdır. Gerçek bilgi fenomenlerin değil, ideaların bilgisidir. Çünkü idealar değişmez, gözle görülmez, duyularla algılanamaz olan varlıklardır. Bu idealarda ancak akıl yoluyla bilinebilirler.

Aristotales ise Platondan farklı düşünür. Ona göre, düşünceler nesnelerden ayrı ve bağımsız değiller. Düşünceler tek tek nesnelerin özünde vardır. Bilginin amacı da tek tek nesnelerde varolan bu tikeli bilmektir. Çünkü gerçekte varolan şey, tek tek olayların varlığıdır.  Bu bilgiye de ancak genelin bilgisiyle ulaşabilir. Bilgi genel yargılara, önermelere dayanır. Aristotales’e göre, bilgi duyumlarla başlamasına rağmen duyumlarla devam etmez. Duyumlar akılda bir senteze dönüşerek bilgiye dönüşür. Akılda senteze dönüşmeyen duyumlardan bilim, bilgi dolayısıyla felsefe oluşmaz. Bunun temel nedeni de akılda bilgi üretme yeteneğinin olmasıdır. Bu yetenek insanlarda doğuştan vardır.

Farabi insan aklında sezgi gücü olduğunu, bunun da doğuştan geldiğini ve düşünce oluşturduğunu belirtir. Buna göre sezgi kesin ve açık bilgiye ulaşma aracıdır. Farabi’ye göre gerçek bilgiye ulaşmanın üç temel yolu vardır. Bunlar, dış dünyayı algılayan duyularımız, düşüncelerimiz ve akılımızdır.  Duyularımızla alınan bilgi gerçek bilgi değildir. Gerçek bilgiye ancak düşünce ve akıl yürütme yoluyla ulaşılabilir. Akıl ve düşünce, duyularımızın aldığı algıları düzenler, bilgiye çevirirler. Böylece ancak kesin ve doğru bilgiye ulaşabilinir. Farabi’ye göre akıl iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, doğru ile yanlışı birbirinden ayırarak en yüce erdem olan bilgiye ulaşır. Bu aynı zamanda tanrıya ulaşmanın da yoludur.

Farabi bu yaklaşımıyla doğruya yakınlaşmış gibidir, ancak bu yol ve yöntemi tanrıya bağlaması onu başladığı yere geri getirmektedir. Yine bilginin kaynağını evrenden çıkarıp evren üstü bir güce bağlamakta, buda insan iradesinin, özgürlüğünün gelişmesinin önünde engel olmaktadır.

Descartes’te bu model daha da geliştirilir. Bilginin kaynağında yalnızca akıl vardır. İnsan zihninde doğuştan düşünceler vardır. Descartes’e göre, insan zihninin iki temel gücü vardır. Bunlar sezgi ve tümden gelimdir. Sezgi, zihinde hiçbir kuşkuya yer bırakmayan ve en yüksek düzeyde açık olan bir kavrayış düzeyidir. İnsan sezgi yolu ile bazı şeyleri açık seçik olarak bilebilir. Tümdengelimle de açık seçik olan bu doğrulardan sonuç çıkarır.

Descartes, analiz ve senteze dayanan bilgiyi mutlak doğru ve kesin bilgi olarak kabul eder. Buda ancak matematikle mümkündür. Çünkü matematiğe dayanan bilgilerin temel kaynağı akıldır. Matematik bilgilerdeki bu kesinliği toplum bilimlerine de uygulamak ister. Geliştirdiği Cartezyen felsefe bunun somut ifadesidir. Bu felsefe, insanı bir makine gibi ele aldığından, bilimi de, bilgisini de, felsefesini de mekanik yapar.

Gerçek bilgiye ulaşılabileceğini savunan felsefecilerden birisi de Hegel’dir. Hegel, duyulara dayalı bilgilerin gerçeğin özünü veremeyeceğini savunur.Varlık hakkında bu duyuları hiç kullanmadan da gerçek ve kesin bilgiye ulaşılabilir. Çünkü varlığın yasaları ile aklın yasaları aynıdır. Bunu “Akla uygun olan doğrudur, doğru olan akla uygundur” şeklinde formülleştirir. Hegel aklın ve varlığın yasaları konusunda geleneksel mantık yasalarını reddederek diyalektik yöntemi kullanır. Buna göre gerçek bilgiye, tez, anti-tez,sentez aşamalarından sonra ulaşılabilir. Buna göre önce düşünce (ide) vardır. Bu tez’dir. Düşünce kendi dışına çıkarak doğayı oluşturur. Buda anti-tezdir. Kedi dışına çıkarak kendisine yabancılaşan düşünce, din, ahlak, sanat ve hukuk gibi alanlarda yeniden kendi gerçeğine döner. Buda sentezdir. Gerçek ve doğru bilgiye ancak bu yollardan sonra ulaşılabilinir.

Hegel’de bu yaklaşımıyla felsefedeki bölünmüşlüğü daha da derinleştirerek keskinleştirir. Duyumları, sezgileri devre dışı tutar. Böylece bilginin yaşamla bağını önemli oranda kopartır. Bilgiyi geist dediği akla dayandırır. Diyalektik yöntemi ve sentezi esas almasına rağmen, aklı esas alarak tekçiliğe düşmektedir. Bu anlamda geliştirdiği diyalektik yöntemle çelişki halindedir.

Gerçek ve doğru bilgiye ulaşılabileceğini savunan bir diğer ekol de deneycilikte denilen ampisizimdir. Ancak amprikler, rasyonalistleri eleştirirler, gerçek ve doğru bilgiye akılla değil de duyu verileri ve deneyle ulaşılabileceğini belirtirler. Buna göre bilginin kaynağında sadece deney vardır. Deneye dayanmayan bilgi gerçek ve doğru bilgi değildir. Bu ekole göre insan doğuştan herhangi bir bilgi getirmez. Bilgiye dış dünyadan gelen verilerle ulaşılabileceğini savunur. Yani bilginin kaynağı dışımızdaki dünya üzerinde yapılan deneylerdir. Bu anlamda doğuşta insanın beyni boş bir levha (Tabula Rassa) gibidir. Bu boş levha daha sonra deneyler ve bu deneylerden çıkan sonuçlarla doldurulur.

Ampirik bilginin temeli çok eski olmasına rağmen bir felsefe ekolü olarak gelişmesi ilk çağlardadır. Bu ekolün ilk temsilcisi de Epiküros’dur. Epiküros’a göre, tüm bilgilerin ilk kaynağı dış çevreden aldığız duyulardır.

Bu ekolün felsefi bir ekol olarak öne çıkması ancak 17-18. Yüzyıldaki aydınlanma döneminde olmuştur. Bu ekolün öncülüğünü de İngiliz doğa bilimcileri yapmışlardır. İngiliz Locke, düşünce tarihine damgasını vuran rasyonalizme karşı çıkarak, doğarken insan aklının boş bir levha gibi olduğunu belirtir. Yani insanın doğuştan getirdiği bir bilginin olmadığını belirtir. İnsan zihni deneyler ve sonradan edindiği alışkanlıklarla gelişerek dolar.

Bu ekolün önde gelen temsilcilerinden olan John Locke, bilginin oluşumunu ikiye ayırarak inceler. Bunun içinde başta bilginin oluşmasına yol açan deneyi ikiye ayırır. Buna göre, dış deney, dışımızdaki dünyayı duyularımızla tanımamızı sağlar. İç deney ise, insan zihninde oluşan gelişmeleri bildirir. Yani düşünceyi belirtir. İşte tüm düşünce ve tasavvurlarımızın kökeni bu iç ve dış deneylerdir.

Locke göre, bilgi kompleks bir şeydir. Bunun insan zihninde oluşması içinde zihinde algı, bellek, ayırt etme, karşılaştırma, birleştirme ve soyutlama yetilerinin olması gerekir.

Bu ekole yakın duran kimi felsefeciler duyu algılarının dışındaki bilgileri gerçek kabul etmezler. Bu anlamda insan zihninin soyutlamalarla ulaştığı kavramları da doğru bilgi olarak kabul etmezler.

Bu ekolun bir diğer önemli temsilcisi olan Davit Hume göre ise bilginin kökeni deneydir ve John Locke’den farklı olarak deneyi çift değil tek sayar. Oda dışımızdaki dünyayı duyularımızla anlamamızı sağlayan dış deneydir. Zihnimizde ise bu deneylerin sonucunda oluşan izlenimler ve fikirler vardır. Düşünmenin kaynağı dış dünyadır. Bu anlamda nedensellik ilkesi, rasyonalistlerin yorumladığı gibi aklın zorunlu bir sonucu değil, ardarda yaşanan olayların yarattığı alışkanlıktır.Yani deneylerin sonucudur.

Doğru bilgiye ulaşılabileceğini savunan bir diğer akım da eleştiricilikte denilen Kritisizmdir. Buna göre hem rasyonalizm, hem de ampirisizm bilginin önemli bir kaynağı olmasına rağmen tamamı değildirler. Bu anlamda iki akımı birleştirerek bir sentez yaratma girişimidir. Bu akımın en tanınmış öncüsü I.Kant’tır. Kant’a göre, insan zihninde apori denilen önsel bir bilgi vardır. Ancak bu her şey demek değildir. İnsan zihni sadece bu bilgiyle yetinmez. Sonradan da bilgi elde eder. İşte bu sonradan bilgi edinme duyumlarla ve deneylerle olur.

Kant’a göre, bilginin oluşum sürecinde insan pasif değildir. Yani Tabula Rassa gibi boş ve her şeyi olduğu gibi alan bir levha değildir. Bilginin oluşum sürecine duyumlarıyla, izlenimleriyle aktif olarak katılır. Bunları zihnindeki kalıplara uyarlar ve yorumlar. Yani bilgi süreci deneyle başlasa da sadece deneyle devam etmez, yorumda işin içine karışır.

Doğru ve gerçek bilgiye doğrudan ve aracısız ulaşılabileceğini belirten felsefi akıma sezgicilik denir. Sezgiciliğe dayanan felsefe akla dayalı bilgiyi önemsemekle birlikte esas almaz. Çünkü akla dayalı bilgi nesnelerle kurulan dolaylı ilişkiler sonucunda oluşmuştur. Bu yüzden nesnelerle doğrudan ve aracısız temas sonucu elde edilen sezgisel bilginin tamlığına sahip değildirler. Rasyonel veya deneye dayalı bilme, ancak maddi dünyayı değerlendirebilirler. Bu alanda araştırma yapan bilimler gerçeği parçalara ayırırlar. Her bilim dalı kendi alanıyla sınırlı kaldığından varlığın özüne nüfus edemezler. Varlığın özüne ancak sezgiyle ulaşılır. Çünkü sezgi gerçekliği yani süreyi, yaşamı içiçe duyup yaşayarak kavrar.

Bu akım hem doğuda, hem batıda tutunmuş, taraftar bulmuştur. Ortadoğu’da bu fikrin en büyük temsilcisi İmam Gazalidir. Gazali’ye göre, doğru bilgiye ulaşmada hem duyulardan, hem akıldan da yararlanılabilir. Ancak bunlar insana varlığın gerçek bilgisini vermezler. Kesin, doğru ve gerçek bilgi ancak sezgilerle elde edilebilir. Bu bilgide insan gönlüne yüce ve manevi bir algı olarak iner. Buda tanrıdan gelir. Bu herhangi bir deneyle kavranacak bir durum değildir. Akıl yürütmekle de buna ulaşılamaz. Bu yüzden bu bilginin sırrına, gerçeğine normal bir göz ve akılla ulaşılamaz. Gazali bu düşüncesini açıklarken insanda iki gözün iki aklın olduğunu söyler. Bunlardan birincisi normal fiziki göz veya akıldır. İnsan bu göz veya akılla maddi dünyaya yönelir ve bir takım bilgilere ulaşır. Normal göz ampirikçilerin yaptıkları deneyleri görerek belli sonuçlar çıkarır. Normal akılda rasyonalistlerin akıl yürütmelerinde ulaştıkları sonuçlara ulaşır. Oysa bunlar geçeğin özünü, hakikatin bilgisini vermezler. Hakikatin bilgisine ancak normal gözü aşan kalp gözü ve normal aklı aşan yürek aklı  ile varılabilir. Sezgi bu göz veya akılla algılanır ve gerçeğin özü, hakikatin bilgisi de budur.

Hakikate ulaşmada önemli olan yalnızca olguları araştırmak ve aralarındaki bağlantıları açığa çıkartmak olduğunu öne süren bilgi anlayışına pozitivizm denir. Olgularla desteklenen ve olgularla ilgili verilere dayanan bilgi tek sağlam bilgidir. Gerçeğin özüne ancak bunla ulaşılır. Pozitivizm ekolü Fransız devriminden sonra toplumda yaşanan kargaşayı gidermek için Aguste Comte’nin geliştirdiği akımdır. Bu akım daha sonra Comte’nin öğrencileri tarafından daha da geliştirilmiştir. Pozitivizm giderek diğer tüm ekolleri yedeğine alarak bilimsel yöntemin esasını oluşturmuştur. Bu anlamda giderek bir düşünce biçimi, hatta ideolojiye dönüşmüştür.

A.Comte, toplumu bilim yoluyla yeni baştan düzenlemeyi amaçlar. Felsefesini idealizm ve materyalizmin üzerinde bir yere oturtur. Onları  toplumsal karmaşaya yol açmakla suçlar. Bu yüzden bu farklı düşüncelerin toplumsal kurtuluşu getirmediklerini belirtir. Bunun temel nedeni de hakikati ilişkileriyle açıklamak yerine olduğuyla açıklamaya kalkmalarını gösterir. Geliştirdiği felsefeyi bunlardan ayırmak için pozitif felsefe deyimini kullanır. Hakikatin ne olduğu, nasıl geliştiğine ilişkin sorulara  varlığın içsel yapısından çok, dışsal yapısıyla, ilişkileriyle cevap verir. Bu yüzden toplumsal kurtuluşu sağlayacak tek çözümün pozitivizm olduğunu; insan için olumlu ve yapıcı olanın yalnızca olguları gözlemleyerek tasvir emek olduğunu öne sürer.

Pozitivizme göre olay ve olguların, doğanın kendi yasaları vardır. Felsefecilerin veya toplum bilimcilerin işlevi bu yasaları açığa çıkartmaktır. Bu anlamda yasacıdır. Gelişmeler bu yasalara göre oluşur. Pozitivizmin genel kabul gören kimi özellikleri vardır. Bunlar;

1-Pozitivizm eleştiriye kapalıdır. Bilginin, doğanın veya olguların gelişimi eleştirilerle değil, yasalarla olur. Eleştiriden çok yasaların esas alınması gerekir.

2-Pozitivizm varlığını metafiziğin eleştirisi üzerinden yapar. Metafiziği olumsuzlar.

3-Sosyal olguları şeyler olarak ele alarak toplumsal mühendislik yapar.

Günümüz bilimlerini, özellikle de sosyal bilimini en fazla etkileyen ekol bu pozitif ekoldür. O yüzden bu ekolü tanımak, ona göre yaklaşmak gerekir. Önderlik savunmalarda diğer yöntemlerin yanında en fazla eleştiriyi bu akıma yapmaktadır. Bu akımı hakikatin üstünü örten bir örtü gibi görür. Bu örtüyü kaldırmadan, bunun altındaki gerçekleri görmek, onların hakikatine ulaşmak mümkün değildir. Günümüz bilimi de ağırlıkta bu yöntemi kullanması böyle bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.

Olgular, varlığın gerçeğinden çok, dış görüşüşünü esas alır.  Bu yüzden en sığ, en eksik bilgilendirmeleri yapar. Görüntünün arkasındaki gerçeğe ulaşamaz. Oysa her varlığın görünen yüzünün yanında görünmeyen yanı da vardır. Bu varlığın metafizik karakterini oluşturur. Bu anlamda evrendeki her varlığın bir yanı metafiziktir. Oysa pozitivizm bu gerçekliği kabul etmez, varlığın bu metafizik karakterini reddeder. Kendisini metafiziğin eleştirisi olarak sunar. Ama işin özünde ise bu durumuyla en kötü metafizik durumuna düşer. Nasıl ki, madde enerjinin hapsolmuş haliyse varlığın görünen yüzü de varlığın hapsolmuş halidir. Bu anlamda pozitivizme hapsolmuşun bilgisi, felsefesi demek fazla yanlış değildir.

Felsefi olarak doğru bilgiye ulaşılamayacağını, hakikate ve gerçekliğe ancak eylemlerin sonuçları değerlendirilerek ulaşılabileceğini savunan ekoller de vardır. Bu ekollere göre, bir düşüncenin değeri o düşüncenin pratik amaçlarına bağlıdır. Buna göre, bütün kavramlar, bilgiler insan yaşamına, insan amacına yardımcı oldukları zaman doğrudurlar. Yani bir düşüncenin doğruluğu ve hakikat gerçekliği onun yararlılığıyla ölçülür. Doğruluğun ölçütü yararlı olmasıdır. Bu yüzden bu felsefi yaklaşıma faydacılık (pragmatizm) denir.

Hakikate ulaşmak için değişik yollardan hareket eden bu akımların her birisinin hem doğru hem de yanlış olan yanları vardır. Bu akımlardan herhangi birisini takip ederek hakikate ulaşmak teorik olarak imkansız olmazsa da oldukça zordur. Doğruyu bulma arayışındaki bu akımlar kendi başlarında ele alındığında hakikate ulaşmanın önünde ciddi tuzaklar durumuna düşerler. Çünkü her akım kendi penceresinden hakikate baktığından yarım kalmıştır. Bu yarımlığı mutlak doğru diye dayatıldığında hakikat yolunun dışına düşülmüş olur. Bu ekollerin kendi içlerinde bu kadar sorunlu olmaları bu gerçeklikleriyle ilintilidir.

Doğru ve gerçek bilgiye ulaşma mücadelesi veren bu akımlar, bütünlüğü yakalayamadıklarından erkenden sistemle bütünleşmişlerdir. Hakikat arayışlarında iken iktidarın oltalarına takılmışlardır. Bir kere iktidarın oltalarına takıldıktan sonra da iktidar dışı kalmışları avlamanın araçlarına dönüşmüşlerdir. Bu anlamda iki türlü olumsuz sonuca yol açmışlardır. Birincisi iyi niyetlerine rağmen, yaşadıkları yetersizliklerden dolayı yanlış sonuca ulaşmışlardır. İktidarın yol ve patikalarından yürümüşlerdir. Böylece iyi niyetleriyle sonlarını hazırlayacak yolların taşlarını döşemiş, kendileri yakacak ateşi gürleştirmişlerdir. Bundan daha vahim olanı ise, farklı yol ve yöntemlerle hakikat arayışında olanları da bu yol ve patikalara çekme çabalarıdır. Bu yol ve patikalara girmeyenleri, kendilerinin dışında hakikat arayanları günahkar, sapkın ilan ederek şeytan taşlar gibi taşlamışlardır.

Bu konuda arayışları olan tüm ekolleri eleştiriyoruz. O zaman hakikatin bilgisine gerçekten ulaşmak mümkün mü? Mümkünse bu nasıl olacak?

Bu soruya cevap vermeden önce bu konuda yaşanan iki temel yanlışa dikkat etmek gerekir. Bunlardan birincisi kendimizi bu akımların suyuna bırakmaktır. Bu akımlardaki kimi doğrulara kanıp, bunların gerçeğini görmemektir. Bu bizi erkenden liberalizmin sularına çeker.

Diğer anlayış bunun tersi gibi gözükse de özünde bundan farklı değildir. Bu akımları liberalizmin değişik varyantları olarak görüp tümden reddeden dogmatik yaklaşımdır. Bu yaklaşımda bu akımlarda var olan doğruları görmemizi engeller.

Sonuçta her iki eğilim bir birlerine karşı gibi gözükseler de tümden kabulcü veya tümden retçi olduklarından hakikate ulaşmanın önünde ciddi engeldirler.

O zaman bizim yöntemimiz ne olacak? Önderlik Demokratik Toplum Manifestosu adıyla yayınlattığı savunmalarında bu konuya çok geniş yer ayırmıştır. Önderlik ayrı bir yöntem geliştirme veya alternatif yöntem öne sürme yerine varolan yöntemleri eleştiri süzgecinden geçirerek, toplumsal gerçeklikle bütünleşmeyen yanlarını atarak, topluma hizmet eden yönlerini alıp bir sentez oluşturmaktadır. Bu anlamda Önderliğin yöntemi bazen mitolojik, bazen dini, bazen felsefik, bazen de bilimseldir. Her dört yöntemi de iç içe kullanmaktadır. Hakikate ancak böyle bir yöntemle ulaşılabileceğini belirtmektedir. Bunun için Hakikat arayışı için çıkmış tüm ekollerden bir sentez yapmak doğruya daha yakın bir yaklaşım olacaktır. Doğru bilgiye ulaşmada da bazen rasyonalizmi, bazen ampirisizmi, bazen eleştiriciliği, bazen sezgiselliği, bazen de pozitivizmi kullanmaktadır. Hakikatte olduğu gibi doğru bilgiye ulaşmada da bu akımları eleştiriyle aşıp daha üst bir sentezde buluşturmaktır. Ancak bu yapılırken bu ekollerin eklektik bir birliği, sentezi yaratılmamalıdır. Sentez bu eklektik bütünlüğü aşan düzeyde olmalıdır.

Hegel hakikatin bütünlükten geçtiğini söylüyor. Buna karşı Adorno’da hakikatin bütüncül değil, tekil olduğunu söylüyor. Aslında her ikisi de hakikatin sadece bir yönünü, gördükleri yönünü dile getiriyorlar. Her iki yaklaşımda kendi başlarına yarım olduklarından eksiklik, yetersizlik ve yanlışlık taşırlar. Oysa hakikat ying yang gibi bunların uyumundan oluşan sentezdir. Bu evrensel tarihle de uyumlu bir hakikat arayışı, doğru bilgi arayışıdır. Çünkü hakikat yada doğru ancak kendisini evrensellikle ifade edebilir. Ancak bu mikro olanların, tekil olanların, yerel olanların anlam ve öneminin olmadığı anlamına gelmez. HAKİKAT VEYA DOĞRU EVRENSEL NEHRE AKAN YAN KOLLARIN UYUMLU SENTEZİDİR. Bunun dışında bir hakikat veya doğru aramak beyhude bir çabadır, boşa kürek çekmektir. Çok bilen insan olarak tanrı tikellerin toplamı olan evrenselliği ifade ederken, cahil insan olarak tanrıda tikellerin toplamı olan bu evrensel akıştan kopmadır.

Fırat Doğan