• Zal Şengal Yoldaşımız Şehadete Ulaşmıştır
  • Girê Sor Şehitlerimizi Saygıyla Anıyoruz
  • Avaşîn Direnişinin Öncü Militanlarından Baz Yoldaşımız Şehadete Ulaşmıştır
 
 

Malpera Fermî ya Şehîdan

PKK İnternet Sitesi

PAJK İnternet Sitesi

Gerilla TV

YJASTAR Sitesi

 

Alîşêr Koçgîrî (Yücel Halis) Yoldaşın Kaleminden Alevilik

aliser kocgiri yucel halis11Aleviler günümüzde geniş bir coğrafyaya yayılmış olarak yaşamaktadırlar, Türkiye, Kürdistan ve Avrupa alanı olmak üzere yayılım göstermektedirler. Türkiye metropollerinde yoğunlaşan nüfus dikkati çekmektedir. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Antalya, Bursa başta olmak üzere birçok kent merkezinde milyonlarca kitle yaşarken, kırsal alan olarak da Sivas, Tokat, Amasya, Çorum kent ve kırsalıyla geniş bir yerleşim alanına yayılmaktadır. Kürdistan da ise Dersim, Koçgîrî, Erzincan, Erzurum, Bingöl, Muş, Malatya, Elazığ, Maraş, Antep, Adıyaman kent ve kırsallarında yoğunlaşmaktadırlar. Kürdistan’daki Alevilerin Türkiye metropollerinde de milyonlarca kitleye ulaştığını da eklemek gerekir. Kürt ve Türk kitlelerinin Türkiye metropollerinde birleşmeleri de anlamlıdır. Aynı durum Avrupa için de geçerlidir. Avrupa genelinde iki milyon dolayında alevinin yaşadığı tahmin edilmektedir.

Kürdistan ulusal demokratik mücadelesinin Kürt Alevilerde yarattığı ulusal diriliş Türk Alevilerde belirli bir ayrışmayı doğurmuş olsa da iletişim sürekli var olmuştur. Türk Aleviliğinin tarihi alevi direnişçiliğine bağlı Pir Sultan geleneğinin sürdürücüleri ile iletişim siyasal düzlemde de devam edip genel demokrasi cephesinin bir tamamlayanı olmaktadır. Yalnız Avrupa’daki alevi organizasyonlarının sistem içi duruşları ayrışmanın keskinleşmesine yol açarken şiddetli eleştiri konusu da olmaktadır. Özellikle Batı’nın sosyoekonomik desteğini entegrasyonla tamamlama işlevi belirgin olan bu kurumların Türkiye ve Kürdistan’da sistemle bütünleştikleri söylenebilir. Aleviliği aşırı folklorikleştirerek direnişçi özünü boşaltmaya çalışmaları trajik rol oynamaktadır.

Coğrafik olarak Türkiye’nin ve Kürdistan’ın dağlık alanlarını mesken tutan Alevilerin tarihsel serüvenleri de anlaşılmaktadır. Sürekli direnmek zorunda bırakılan Alevilik dağla iç içe olmuştur. Toroslar’dan Munzur’a, Kızıl Dağ’dan Binboğa’lara, Nurhak’tan Bingöl dağlarına kadar yüzlerce dağ korunak rolü oynamıştır. Bu gün gerillaların korunağı olan bu dağlar tarihi rolünü oynamaya devam etmektedir. İsyan ve direniş yuvası olan bu dağlara o nedenle kutsallık atfedilmektedir.

Kentsel alanlarda yaşanan durum ise daha farklıdır. Kırsal alanda yaşanan yoğun göçler Türkiye metropollerinde nüfus patlamasına yol açarken önemli bir alevi kitlesinin oluşmasına yol açmıştır. Özellikle 1950’lerden sonra başlayan göç sonucu metropollere yerleşen aleviler kent yaşamının aktif unsurlarından bir haline gelmiştir. Siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel başta olmak üzere yaşamın tüm alanlarında etkili olmaya başlamışlardır. Sistemle bütünleşen aleviler ile sistemle çelişen aleviler arasında farklılaşma başlamıştır. Geniş alevi kitleleri sosyal-siyasal tercihlerini sol sosyalist demokratik içerikli kullanırken sistem işbirlikçisi aleviler de sistem lehine tercihte bulunmuşlardır. Alevileri ya da Aleviliği toptancı bir mantıkla aynılaştırmak ne kadar yanlışsa günümüz Alevilerini ve Aleviliğini toptancı bir mantıkla sistem dışı ya da sistem karşıtı olarak değerlendirmek de bir o kadar yanlıştır. Aksi halde günümüzün kekliklerini tanımak teşhir ve tecrit etmek oldukça zor olur.

Kırsal alan Aleviliğinin orijinalitesi her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Türkiye ve Kürdistan kırsalında yaşayan bu orijinalite müthiştir. Tarihi alevi direnişçiliğinin özü kırsalda dipdiridir. Yaşam tarzının doğallığı, insancılığı ve paylaşımcılığı çekim merkezidir. Doğal kominal yaşamın bu yaşayan özünü diri tutmak önemlidir. Devletçi-iktidarcı felsefenin giremediği bu özde özgürlük mayalanmaktadır. Aleviliği aşırı folklorikleştirenler ve salt kültürel forma indirgemek isteyenler bu gerçeği anlayamaz. Bu gerçeği ancak yaşayanlar anlar. Sistemin kirini pasını taşıyıp, bütün hile hurdasına bulaşıp cemde cemaat olana alevi denilmez. En azından dara çekilse ne olur acaba? Kentlerde bol bol yapılan cem törenlerine katılanlar acaba verilen o lokmayı hak etmişler mi, diye insanın sorası geliyor. Devletin açtığı camilerde cemaat olanlarla, bu açılan cem evlerinde cemaat olanlar arasında ne fark var? İşte bahsettiğimiz aşınma sapma ve özden uzaklaşma budur.

Kuşaklar arası farklılaşmanın sosyokültürel boyutta yansıması da incelenmeye değerdir. Yaşlı kuşağın daha özde yaşadığı inançsal form genç kuşaklarda yüzeyselleşmektedir. O nedenle alevi gençliğinde çarpık sosyalleşme yoğun olarak yaşanmaktadır. Sistemle barışık olan bu gençliğin varacağı nokta elbette ki bitiştir. Coğrafik olarak köklerinden kopuşun yarattığı savrulma kapitalizmin çıkarcı mantığıyla birleştiğinde ortaya ucubelikler çıkmaktadır. Bireyci, bencil, tüketici ve daha dağıtıcı tipolojiler olsa olsa sistemin yaratımı olabilirler. Kırsaldaki sınırlı kominal yaşam kavransa bile bunlar aşılabilir. Kuşkusuz alevi gençlerinin bu durum karşısında kendini sorgulamaları ve özlerine dönmeleri beklenir. Tabi kendilerine alevi diyorlarsa bu böyledir.
Kültürel Yapısıyla Alevilik

Alevi kültürüne ilişkin ilk akla gelen deyiş ve semahlar olmaktadır. Esasında alevi kültüründen kasıt onun yaşam ve ilişki tarzındaki paylaşıma ve dayanışmaya dayalı özüdür. Yaşam felsefesinde insana biçtiği değer, insani değerleri sahiplenişi ve kula kulluğu ret ettiği gibi “ne ararsan insanda ara” özdeyişinde olduğu gibi insanı esas alması ayrım noktalarıdır. “ eline, beline, diline hakim ol” özdeyişi insanın nefsine hakimiyetini ve ahlaki terbiyesini ifade eder.

Kuşkusuz Ortadoğu gibi bir coğrafyada kadının rolü ve konumu da dikkat çekicidir. Alevi toplumunda kadının erkekle eşit konumu temel ayrım noktalarındandır. Sosyokültürel yapının bu ileri konumu gericiliğin de saldırı noktalarındandır. Özellikle ailede başlamak üzere tüm alevi toplumunda kadının etkinliği demokratik bir değer niteliğindedir.

Alevi toplumunun maruz kaldığı saldırı ve katliamlar maneviyatında derin izler bırakmıştır. Alevi deyişlerinde dile gelen acı, ıstırap ve haykırış bunun çok güzel dile getirmektedir. Alevi ozanlarının katledilmesi, asılması, hatta derilerinin yüzülmesi bu gerçeklikleri dile getirmelerinden ötürüdür. Nesimi’den Pir Sultan’a, Akarsu’dan Hasret’e uzanan gelenek aynı zamanda direniş geleneğidir. Dolayısıyla alevi deyişlerinin direniş ve isyan özü yadsınmamalıdır. Günümüzde bu özü bozmaya yönelik birçok girişim mevcuttur. Özellikle kimi alevi sanatçılarının bu uğursuz role soyunması trajik olmaktadır.

“Aslını inkar eden haramzadedir” özdeyişinde kendi özüne sahip çıkış ifade edilir. Kendi kimliğini sahiplenmeyen, gereklerini yerine getirmeyen genellikle işbirlikçi veya hain olarak tanımlanır. Hızır paşa geleneği ile bu ifadelendirilir. Hatta keklik soyu diye kavramlaştırılır.

Alevi inancının gereği olarak oruçta nefs terbiyesi kapsamında olduğu gibi katliama uğrayanları anma özelliğine de sahiptir. On iki imam orucu bu kapsamdadır. Muharrem orucu da denilen bu süreçte sadece aç kalınmaz; tüm yaşam adeta yaşanan olaya odaklanır. Sonuçta dağıtılan aşure katliama uğrayanlara adanır. Hızır orucu da benzer içeriğe sahiptir. Tutulan semah ve dağıtılan lokma ile sonlanır. Fakat tutulan cemin kuralları içerisinde öylesine bir kural vardır ki toplumsal sorunların çözümünde dahi uygulanabilir niteliktedir. Dara çekme diye de kavramlaştırılan bu kuralda toplumun rızasını almayanın toplumla birlikte olamayacağını, ibadet edemeyeceğini ifade etmektedir. Suç işleyene verilen en ağır ceza düşkün ilan etme ve toplumdan tecrit etmedir. Ceza sonuçlanana kadar tüm toplum bu kurala riayet etmektedir. Yine sorun ne olursa olsun taraflar tüm toplumca dinlenir ve çözüme toplumca gidilir. Toplumsal adaletin bu tarzda uygulanışı alevi kültürünün temel özelliklerindendir.

“Bir hırka bir lokma” ilkesine göre yaşamak alevi kültürünün esaslarındandır. Bireyci, bencil ve tüketici yaşam kalıplarına düşmemenin yolu da bu ilkeye göre yaşamaktan geçmektedir. Sosyalizmi alevi kültürü ile bağlantılandırdığımızda bu ilkenin değeri daha bir anlaşılır olmaktadır. Paylaşıma ve dayanışmaya dayalı toplumsal sistem olan sosyalizm alevi yaşam tarzına oldukça yakın olup, örtüşmektedir. Dolayısıyla Alevilerin toplumsal sorunlara duyarlı olması ve çözümüne katılması hem doğal olup, hem de beklenir bir durum olmaktadır. Kuşkusuz ki alevi özüne yabancılaşma yaşanmamışsa bu durum geçerli olmaktadır.

Siyasal Boyutuyla Alevilik

Alevi toplumunun siyasal tercihleri Türkiye ve Kürdistan’da benzerlik göstermektedir. Genel planda sol demokratik potansiyel olarak görülür. Bu potansiyelin aktifleşme biçimi incelenmeye değerdir. Türk alevi sentezini yaratma eksenli yapılanmalar Aleviliğin direnişçi özünü boşaltmaya çalışırken, sistem içileşmiş halleriyle siyasal rantçılığın öncülüğünü yapmaktadırlar. Sağlı sollu sistem partilerinde yer bulan bu yapılar oldukça tehlikeli bir rol oynamaktadırlar.

Oligarşik rejimin sağ ve sol yelpazesinde yer alan partilerin alevi politikası inkarı meşrulaştıran bir karakterdedir. Buna rağmen Alevilerin bu partilere oy vermesi, bu partilerin bünyesinde politika yapmaları asimilasyon düzeyini ortaya koymaktadır. Örneğin, CHP’ye verilen destek bu durumu çarpıcı kılmaktadır. Alevi Kürtlerin ulusal demokratik mücadele ile sağladığı bilinçlenme CHP’ye verilen desteği oldukça azaltırken, alevi Türklerin desteğinde ciddi bir azalma yaşanmamıştır. CHP’nin ırkçı faşist yapısı teşhir olmuşken Alevilerin CHP’ye yine de oy vermesi manidardır. Demek ki alevi Türklerin siyasal seçeneksizlikleri bu duruma yol açmaktadır.

Genel planda Alevilerin sistem partilerine destek sunmamaları beklenir. Sistem karşıtı partileri desteklemelidirler. Bu kapsamda birçok sistem karşıtı parti mevcuttur. Örneğin DTP, EMEP, ÖDP gibi partiler. Aleviler neden bu partilere destek sunmamakta ve CHP ye sunmaktadır? İşte Aleviliğin direnişçi özüne yabancılaşma buna yol açmaktadır. Tüm alevi katliamlarından sistem sorumlu olduğuna göre, aleviler bu sistemle bağını tümden koparmalıdır. Sahte laiklikle inanç gurupları arasına mesafe koyan bu sistem Alevilere bir şey veremez. Verse verse acı ve gözyaşı verir. Dinci ve milliyetçi olan oligarşik sistemin Alevileri kullanmasına artık izin verilmemelidir.

Siyasal tercihler incelendiğinde hala ciddi sorunların yaşandığı görülmektedir. Örneğin AKP bünyesinde yer alan Reha Çamuroğlu’na gösterilen refleks neden CHP bünyesinde politika yapanlara gösterilmemektedir. Bilinç çarpıtması burada ortaya çıkmaktadır.

CHP’nin demokratlığı, solculuğu zaten yoktur. O halde Alevilerin CHP’de ne işi var diye insanın sorası geliyor. Hele hele Deniz Baykal ve ekibinin ırkçı faşist yüzü bu kadar teşhir olmuşken CHP’de kalmak, politika yürütmek olsa olsa haramzadelerin işi olabilir. AKP ile karşıtlıkları rantçılık yapmak dışında bir şey değildir. Sahte laik-anti laik kutuplaşması hedef şaşırmadır. Sitem bu oyunu on yıllardır oynuyor ve hayli sonuç da alıyor. Şu meşhur türban tartışması bile her iki tarafın bağnazlığını, kadına saygısızlığını anlatmaya yeter de artar bile. Dinci AKP’nin türbanı özgürlük sorunu haline getirmesi ne kadar sahte ve ikiyüzlüce ise CHP’nin türban karşıtlığını özgürlük diye sunması da bir o kadar sahte ve iki yüzlücedir.

Elbette türban takma özgürlüğü vardır ve olmalıdır da, ama bu türbanı takanın özgürlüğü savunduğu anlamına gelmemektedir. Aksine bir kadının başını örtmesi köleliğini ifade eder. Çünkü kadına başını örtmesini telkin eden erkektir, erkek egemenlikli sistemdir. Kadınlar kendi aralarında başlarını açmakta ve örtünmemektedirler. Demek ki burada sorun olan erkek olmaktadır. Erkek kadının örtünmesini istemektedir. En derin köleliği ifade eden bu durumu özgürlük olarak sunmak ise abesle iştigal etmektedir. Beyni köleleştirilenin bedenini de köleleştirme olarak da bu mesele anlaşılabilir.

Türban karşıtlığı yapanların da özgürlük savunucusu oldukları tartışmalıktır. CHP’nin ırkçı faşist yönetimi için özgürlük kendisi gibi olmaktadır. Kendisi gibi düşünmeyeni, yaşamayanı ve davranmayanı düşman ilan etmektedir. Oligarşik rejimi korumak ve kollama görevini yüklenen CHP’nin özgürlük düşmanı olduğunu sayısız örnekle göstermek mümkündür. Anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez ilk dört maddesini rehber edinen CHP o nedenle demokrat olamaz. AKP, CHP Bağnaz-tutucu ve muhafazakar olup, madalyonun iki yüzü gibidirler. Özgürlük karşıtı, demokrasi düşmanı düzen partilerinin gerçeği böyledir.

Kürdistan’da yaşayan Alevilerin CHP ve DTP ye oy vermeleri dikkat çekmektedir. Dersîm hariç olmak üzere genelde CHP ye daha çok oy çıkmaktadır. Ulusal demokratik bilincin daha gelişkin olduğu yerlerde DTP oy alırken asimilasyonun etkisinde olan Malatya, Elazığ, Erzincan, Maraş, Antep, Sivas gibi yerlerde CHP daha çok oy almaktadır. Bu durum metropollerde de benzerlik göstermektedir. Demek ki alevi kitlelerinin demokratik özgürlükçü yapılara yönelimi zayıftır veya istenilen düzeyde değildir.

Devrimci demokratik oluşumların içinde yer alan alevi gençliği her zaman için etkili rol oynamaktadır. İllegal mücadelenin bu dinamiğin legal kanalı da etkilemesine rağmen zayıf ve parçalı bir görünüm arz etmektedir. Her ne kadar demokrasi cephesinde yer alış gelişme gösterse de, bütünlük göstermekten uzaktır. Sosyal şovenizmin etkisini kırmak uzun bir mücadele sürecini gerektirmiştir. İllegal mücadele yapılarında bu yaşandığına göre legal alanda bu daha da uzun bir süre alacaktır.

Demokrasi cephesinde Alevilerin yer alışı beklenir bir durumdur. Fakat bu yeterince gerçekleşmediğinde de aşırı suçlayıcı olmak da yersizdir. Üzerinde çokça oynanan, manipülasyon yapılan ve sistematik saldırılara maruz kalan toplumsal bir yapıyı değiştirip dönüştürmek sürekli bir çaba gerektirir. Duygusal ve tepkisel yaklaşımlar gerçekçi değildir ve sitemin ekmeğine yağ sürer. Alevilerin yaşadığı sorunların daha yakından tanımak, anlamaya çalışmak ve çözümüne ön ayak olmak dışında çare yoktur. Demokratik özgürlükçü sistem seçeneğini önlerine koymak tek çözümdür. Alevi sorununun salt bir inanç ibadet sorunu olmadığını, demokratikleşme sorunu olduğunu kavratmak esastır. Tüm toplumsal sorunların çözümünde demokrasinin gereğini özümsetmek önemlidir. Oligarşik rejimin siyasal oyunlarına düşmeden bunu gerçekleştirmek gerekir. Toplum ihtiyaçları temelinde örgütlendirilir ve eylemli kılınırsa bu gerçekleşir. O zaman alevi toplumu da demokratik mücadelede etkili rol oynar ve sistemin oyunlarını boşa çıkartır.

Siyasal mücadelede bir alevi partisi olmalıdır biçiminde tartışmalar da mevcuttur. Geçmişte denenmedi değil, denendi, fakat başarılı olamadı. Başarılı olsaydı dahi bu yöntem demokratik kültüre aykırıdır. Çünkü demokratik kültür tüm toplumsal kesimlerin sorunlarıyla ortaklaşmayı esas almaktadır. Toplumun bir kesimine dayanmak ya da bir kesimin sorunuyla ilgilenmek, hatta kendini farklı kılmak dar bakış açısıyla ifade edilebilinir. Ezilenlerin, sömürülenlerin birliği, ortak mücadelesi ve dayanışması ancak başarıyı getirebilir. Türk-Kürt, Alevî-Sünni tüm etnik ve inanç guruplarının sömürücü sitemle sorunları vardır ya da sorunlarının kaynağı bu sistemdir. O halde bu sisteme karşı birleşik bir mücadeleyi örgütlenmeyi gerçekleştirerek sonuca gidilebilinir. Bu da demokrasi güçlerinin birliğidir.

Tüm ezilenler ve sömürülenler gibi Alevilerin de özgürlük ve demokrasi seçeneği mevcuttur. Oligarşik sisteme alternatif olan siyasal partiler vardır. Siyasal tercihlerini bu partilerde dile getirebilirler, örgütlenebilirler. Nasıl ki sivil toplum örgütlenmesi olarak inanç kurumları, dernek, vakıf, vb örgütlenmeleri gelişiyorsa, siyasal partilerde de taleplerini gerçekleştirebilirler. O zaman demokratik birlik temelinde tüm toplumsal güçlerle ortaklaşırlar. Dinciliğin, milliyetçiliğin ve mezhepçiliğin düşmanlaştırıcı, ötekileştirici yönlerini iyi görerek birlik dayanışma ve mücadele ekseninde ortaklaştırılmalıdır.

Unutulmalıdır ki, alevi felsefesinde kendin kadar başkasını düşünmek vardır. Kendin için istediğini başkası için de isteme vardır. Paylaşıma ve dayanışmaya dayalı bir toplumsal sistem özlemi en çok da Alevilerce dile getirilir. O halde gereklerini yerine getirme beklenir. Siyasal taleplerin odağında özgürlük ve eşitlik olduğuna göre bu talepte bulunan tüm toplumsal dinamiklerle birlikte davranma siyasal ahlakın gereğidir.
Aleviliğin Demokratik Mücadeledeki Yeri

Türkiye’deki alevi inancına ilişkin çok çeşitli değerlendirmeler mevcut. Mezhepçi yaklaşımların tahrifatı bir yana, Aleviliğin ne olup olmadığı tartışmaları son yıllarda iyice yoğunlaşmış durumda. Özellikle Alevilik inancına mensup olanların örgütlenmeleri bu tartışmaları daha bir alevlendirmiş durumda. Konunun daha iyi anlaşılması açısından tarihsel-toplumsal gelişimini, sosyolojik analizini ve siyasal-kültürel boyutunu irdelemek önemli olmaktadır. Bugün yaşananları anlamak, çözümlemek ve geleceği perspektiflendirmek için geçmişi irdelemek yararlı olacaktır.

Alevi inancının Hz. Ali geleneğine dayandırılması islamik bir yorum olmaktadır. İslamiyet’in kabulüyle Aleviliği ele almak ve yorumlamak eksik olacaktır. Kuşkusuz Hz Ali geleneği bir halka olmaktadır. Fakat öncesinden gelen halkaların bir devamı olarak. Orta doğuda İslamiyet öncesi inançsal yapı karmaşık ve geniş bir yelpazededir. Günümüzün alevi inancına kaynaklık eden yapı bu yapıdır. Özü itibariyle Zerdüşti gelenek olarak tanımlanmaktadır. Zerdüşti geleneği inanç formu Aleviliğe oldukça yakın olup, Aleviliğin bu geleneğin günümüzdeki devamı olduğu kuvvetle muhtemeldir.

İslamiyet’in doğuşunda yaşanan ilerici muhteva Hz. Ali’nin katledilmesiyle son bulurken, Hz. Ali geleneği İslamiyet’in hakim formuna -ki iktidar formudur- karşıtlığı ifade etmektedir. Kerbela trajedisiyle keskinleşen bu durum günümüze kadar sarkmaktadır. İslamiyet’in hakim olduğu Sünni mezhebinin İslamik yorumunda yer almayan Aleviliğin, İslamiyet’in hakim formuna tabi olmayan tüm toplumsal kesimler katliamlara muhatap olmaktan kurtulamamışlardır. İnanç sistemine göre dost düşman ayrımına tutulan toplumsal yapılar bu gerçeklikten fazlasıyla paylarını almışlardır.

İslamiyet’in yayılmacı, fetihçi, iktidarcı karakteri karşısında Hz. Ali’nin gerçekliğine sarılan alevi geleneği olarak vücut bulmuşlardır. Ortadoğu’nun inançsal yapısında tek tanrılı dinlerle birlikte hakim form haline gelen Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslamiyet arasındaki çelişki ve çatışma mezhepleri de içine alarak adeta Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmiştir. Dinler ve mezhepler arası çatışmalar yüz yıllarca devam edegelmişlerdir. İslamiyet’in hakim formu devlet ve iktidar geleneğine dayandığından, mezhepçi yaklaşımını katı hükümlerle devam ettirmiş ve savaş konusu yapmıştır.

Ortadoğu haklar gerçeğinde yaşanan da benzer olmaktadır. islamiyet’in hakim formu olan Sünni yorumu devletin de karakteri olmaktadır. Din, devlet, millet birliği olarak da tanımlanan bu durum adeta bir kimlik olmaktadır. Bu noktada Şialık ve Alevilik arasındaki farkı iyi görmek gerekir. İslamiyet’te Şialık bir mezhep olarak görülürken, inanç gerekleri itibariyle Sünni yoruma yakınlık arz etmektedir. Dolayısıyla Şialığın devlet iktidar ekseni Sünnilikle aynıdır ve Alevilikle ayrışmaktadır. Ortadoğu halklar gerçeğinde İslamiyet’in yeri tartışmasızdır. Fakat oynadığı rolün açımlanması önemlidir. İslamiyet’in hakim formu halklara kan ve göz yaşı dışında bir şey vermemiştir. Din adına inşa edilen devlet ve iktidar yoluyla sömürü gerçekleşmiştir.

Arap-Fars-Türk etnisitesinin İslamiyet’i kullanışı tümüyle işgalci ve talancı temelde olmuştur. Devlet ve iktidar erkini elinde bulunduran bu etnik yapının günümüzdeki durumu da benzerdir. İstisna olarak Kürtlerin devletleşmemiş olması Kürtler adına dezavantaj olmayıp avantaj olmuştur. Kürtler içerisinde İslamiyet’in hakim formunu benimseyen sünni yapı ise Arap, Fars, Türk devlet iktidar geleneğinin payandası olmaktan kurtulamamıştır. Din ve mezhep çelişki ve çatışmasında kullanılmaları ise işin trajik yanını oluşturmaktadır.

Aleviliğin ezilen, sömürülen toplumsal kesimlerince benimsenmeleri veya yaşam tarzı olarak edinilmesi anlaşılır olmaktadır. Türkiye ve Kürdistan da Alevilik denilince devlet ve iktidar dışı kalmış toplumsal yapı akla gelmektedir. Kuşkusuz bu yapıların mücadele içerisinde varlıklarını korudukları bir gerçektir. Osmanlı zulmüne karşı direnişleri tarihsel değerdedir. Osmanlı halife ve saltanatı devlet ve din birliğini ifadelendirirken sonradan eklenen Türklük millet birliğini de ifade etmektedir. Osmanlı imparatorluğunun Alevi katliamına girişmesi dini nedenle olduğu kadar iktidar mantığının da bir gereğidir. Birçok halkı hükümranlığı altında bulunduran Osmanlının kendi otoritesini kabul etmeyen Alevileri hedeflemesi anlaşılırdır. İster Türk isterse Kürt etnisitesinden olsun hedef dahilindedir. Dolayısıyla etnik farklılık ya da aidiyet kategori oluşturmamaktadır. En büyük katliamlara Türkmen Alevilerin maruz kalması bu durumu çarpıcı ortaya koymaktadır.

Osmanlının Sünniliğe dayalı islamik yorumu katılaştırması İslami olmayan halkların ayrışmasıyla kalıcı bir yöntem haline gelmiştir. 19. yy boyunca halkaların Osmanlıdan kurtulması din unsurunun kullanılmasıyla olurken, Kürtlerin kurtulamaması da benzer etkenlerle olmuştur. İslami olmayan halkların Avrupa Hıristiyanlığının teşvik ve desteğiyle kopuşu hızlanırken Kürtler böylesi bir arayışa yönelmemiştir. En azından yönelmişlerse de ezilmişlerdir. Bu ezilmede Osmanlının yönelimi kadar Kürtlerin kopuşu düşünmemeleri de temel etken olmuştur. 20. yy başlarına geldiğimizde milliyetçiliğin hızla etkisi altında kalan Osmanlı bir yandan gücünü kaybederken bir yandan da Türkçülük akımıyla varlığını korumaya çalışmaktadır.

20. yy başlarında yaşanan İslami olmayan halkların katliamı Osmanlının tarihsel geleneğine uygun düşmektedir. Bu kez Alevilerin yerini Rum, Ermeni ve Asuri halkları almıştır. Milliyetçi dinci histeriyle milyonlarca insan katliama uğratılmıştır. Türkçülük akımı, ırkçı şoven gelişimi İttihat ve Terakki cemiyetiyle iktidara tırmanırken bu kez Türki unsurları birleştirme hedefli Turancı maceraya girmiş ve sonuçta Osmanlının sonunu getirmiştir. Saltanat ve hilafete giydirilen kıyafet tutmamış ve Anadolu emperyalist güçlerin işgaline uğramıştır. Bu süreçte gelişen Kürt yapılarının da durumu muğlaktır. Sünni Kürtlüğün saltanat ve hilafete bağlılığı Osmanlının yıkılışına kadar sürerken, kopuşu düşünen ve devletleşmek isteyen Kürt arayışları ise oldukça cılızdır. Anadolu ve Kürdistan’ın işgali durumu daha da ağırlaştırırken, Türk ve Kürt halkları arasında yakınlaşma nedeni de olmaktadır.

Turancı akımın yol açtığı felaketi gören Mustafa Kemal’in gerçekçi yaklaşımı yeni Türk devletine yola açarken Kürtlerin de desteğini arkasına almayı bilmiştir. Emperyalist güçlerin Kürtlere ilişkin ikiyüzlü yaklaşımı da bu durumu perçinlemiştir. Yeni Kemalist cumhuriyetin Kürtlere ilişkin yaklaşımı giderek inkar ve imhaya dönüşürken, Kürt katliamının da önünü açmıştır. 1920-40 arası yaşananlar bu kapsamda değerlendirilebilinir. Devletin dini olarak İslamiyet’in Sünni yerini korurken, sahte laiklikle Alevilik de inkar edilmiştir. Aleviliğin Türk milliyetçiliği örtüsü altında sisteme eklenmesi süreci başlatılmıştır.

Türk ve Kürt Aleviliğinin objektif varlığı tehlike olarak görüldüğünden bir yandan Kürtlerin inkarına yönelirken, bir yandan da Alevilerin Türk olduğu tezi işlenerek Alevilik inancı tahrip edilmeye başlanmıştır. Laiklik yoluyla din ve devlet tekeline alınırken, tüm inanç guruplarına yönelik politikalar devlet eliyle yürütülmüştür. 1940 sonrası sosyoekonomik politikalarla sisteme eklemlenen tüm yapılar din, devlet, millet birliğinin hizmetin koşmuştur. Türkiye cumhuriyeti sınırları içerisinde tek millet, tek dil, tek bayrakla başlayan tekli kavramlar hakim kılınmıştır.

Çok partili sisteme geçişle birlikte siyasal açılımlar yaşanmış, sistemi tehdit eder boyuta gelince askeri darbeler yaşanmıştır. Toplumun artan talepleri baskı, işkence ve katliam konusu olurken, sürekli tehdit unsuru olarak değerlendirilmiştir. Dışta emperyalizme eklemlenen sistem içte ise demokratik açılımları engelleme çabasında olmuştur. 1950 sonrası yaşanan ve giderek yoğunlaşan bu durumu genel demokrasi mücadelesi olarak değerlendirmek yeridir. Alevilerin, Kürtlerin, emekçilerin artan taleplerini irdelerken bu süreç önemlidir. Tekçi mantık inkar ve imhaya yol açtığından mücadelede kaçınılmaz bir hal almıştır. Bu durum üç K olarak da ifadelendirilmiştir. Kürt- Kızılbaş-Komünist üçlemesi tehdit unsuru olarak değerlendirilmiştir.

Genelde Alevilerin muhalif konumundan söz edilir. İnançsal baskının ve ayrımcılığın ürünü olarak gelişen bu durum yanılsamalı bir karaktere sahiptir. Sistemin laik-anti laik ikileminde olduğu gibi. Sistem sahte laik anti laiklikle mücadele adı altında dini gericiliği diri tutmaya çalışmaktadır. Aleviliği sistem içileşmiş muhalifliği de anti laiklikle mücadele görünümündedir ki, bu da bir sapmadır. Bir yandan sisteme eklemlenen Alevilik tehdit unsuru olmaktan çıkarılırken bir yandan da kullanım malzemesi haline getirilmektedir. Bektaşîlik Ehli Beyt, Caferi gibi kavramlar etrafında yaratılan örgütlenmeler bu hususu daha anlaşılır kılmaktadır. Bu tür kuruluşlar temelde Türk alevi sentezi yaratmaya dayalı sistem kuruluşları olarak tanımlanacağı gibi, tarihi alevi direnişçiliğini bitirme eksenli kuruluşlar olarak da değerlendirilebilir.
Demokratik Çözümde Konfederal Model Ve Alevilik

Demokratik konfederalizmin devletçi iktidarcı geleneğinin dışında halkın öz yönetim ve yaşam örgütlenmesi olduğunu belirtmek yeridir. Halkın söz ve karar gücü olduğu bu modelde halkın ihtiyaçlarını karşılamada bizzat halkın gücü rol oynamaktadır. Bütün soruların çözüm yeri ve adresi halktır, halkın kendi kendisini yönetme mekanizması olarak da anlaşılabilir. Cinsi, etnisitesi, inancı ne olursa olsun yaşadığı toplumsal kesit içerisinde insanların ihtiyaçlarını karşılamada dayanışmasını ve paylaşmasını ön gören demokratik halkçı bir sistemdir. Sosyalist demokrasinin konfederal modelde dile gelişi tüm toplumsal katmanların özgürlüklerini gözeterek genel toplumsal sistemi inşa ihtiyacından kaynaklanmaktadır. En küçük bir toplumsal birim ya da ünitenin bile demokratik hak ve özgürlükleri başka türlü savunulamaz. Karşılıklı sorumluluk ve dayanışma ancak birbirini kabule dayalı gelişebilir. Dayanışma ve paylaşma toplumsal kültürünün gelişimiyle bağlantılıdır. Bu kültürel biçimlenmede yaşam ortak ve eşittir. Demokratik sistem bu kültürün siyasal çerçevesidir.

Tüm inançsal yapılar gibi Alevilerin de kendi inançları doğrultusunda sivil toplum örgütlenmelerini gerçekleştirmeleri tabidir. Bunu devletten talep etmeleri veya beklemeleri yanlıştır. Devletten kaynaklı engellemeler ancak mücadele edilerek aşılabilir. Diyanet işlerinde yer arama veya sistem eliyle örgütlenme talebi gericiliğe onay vermedir. Devletin kendisi inanç sömürüsünü gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla devlet dışı örgütlenme modeli hem sömürüyü önler hem de halkı inanç özgürlüğünü savunmada güç sahibi kılar

Kuşkusuz basın-yayın gibi iletişim araçları, inanç gereklerini yerine getirme mekanları, kültür kurumları gibi örgütlenmeler sivil toplum örgütlenmeleridirler. Bizzat halkın gücüyle yaratılır ve işletilirler. Alevi inancının mensupları bu tür aktivitelerde bulunabilirler. Yaşanılan ortamın demokratikleşmesinde işlev sahibi olabilirler. Diğer inanç guruplarıyla ortaklaşarak etkinliklerde de bulunabilirler. Karşılıklı kabul, saygı ve paylaşım demokratik ortamın gelişmesine hizmet eder.

Demokrasi, farklılıkların zenginlik olarak kabul gördüğü, hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı ve sürekli gelişimin sağlandığı bir rejimdir. Devletle çelişkili olan ama bu çelişkileri demokratik yöntemlerle gidermeyi, sonuçta da devleti ortadan kaldırmayı, halkın doğrudan kendi kendisini yönetme yeteneğini ortaya çıkarmayı esas alan demokrasi yaşamsal değerdedir. O nedenle aleviler için de demokrasi mücadelesi yaşamsaldır. Demokrasi mücadelesinde Alevilerin etkili rol oynamaları kendi çıkarlarınadır. Demokratik konfederal model bu anlamda Alevilerin de esas alması gereken bir model olmaktadır. Konfederal modelde tüm inanç gurupları eşit temsil bulurlar. Farklı inanç guruplarının konfederal yapısı bile inşa edilebilir. Konfederal birliklerde bir araya gelebilirler. Önemli olan tüm toplumsal ünitelerin eşit ve bir arada yaşamasını öngörmektir.

Sonuç olarak, tarihi alevi direniş geleneğine uygun örgütlenme ve eylemlilik güncel görev durumundadır. Pir Sultan’ların, Nesimi’lerin, Akarsu’ların, Hasret’lerin anılarına ancak böyle layık olunabilir. Asılan, yakılan, diri diri derisi yüzülen ve gömülenlerin unutulmaması ve geleceğe taşınması böyle olabilir. Günümüzün haramzadelerine bırakılamayacak kadar kutsal bir görev olarak hepimizi sorumlu kılmaktadır. Aleviliğin direnişçi özüne sahip çıkmak herkesin görevidir. Aksi halde keklik ötüşlerini daha çok duymaya devam ederiz. “gelin canlar bir olalım münkire kılıç çalalım” öz deyişine uygun olarak mücadeleyi yükseltme zamanıdır.